21 Şubat 2011 Pazartesi

9.ay bitti

Kuzucuk yine hasta. Cuma gecesi ateşi ilk defa 39,5’a kadar çıktı. Cumartesi sabahı götürdük hastaneye. Normalde cumartesileri çalışmayan doktorumuz tesadüfen oradaymış, çok sevindik. Hemen baktı ve tahlil yaptırdı. Influenza B, pozitif çıktı. Domuz gribinin kardeşi oluyormuş kendisi. Bu aralar çok yaygınmış. Bu hafta aynı hastalıktan yatak döşek yatan Serap teyzesinden (yardımcımız) kapmış büyük ihtimal. Pazartesi, Salı hastalığının başlarında gelmişti Serap bilmeden, meğer o ara virüsü beğenip alıvermiş bizimki kendine. Öksürük ve nezle de başladı. Son bir buçuk ayda iki kez antibiyotik kullanan kuzuya, bir üçüncü kez antibiyotik vermeyi ne ben, ne Arif istemiyoruz tabi. Doktor da, “zaten isteseniz de veremeyiz” deyince sevinsek mi, üzülsek mi bilemedik.  Influenza A için kullanılan ve Influenza B’ye de iyi gelen bir ilaç varmış, fakat 1 yaşın altındaki bebelere verilmesi uygun değilmiş; başka da bir ilaç yokmuş. Bu sebeple sadece bronşları rahatlatacak iki şurup verdi ve ateşi 38’den yukarı çıkarsa ateş düşürücü verin dedi. Perşembe kontrole gideceğiz.
Doktora, emmeyi bıraktığı için bağışıklık sistemi zayıflamış olabilir mi diye sordum ve aldığım cevap beni hem şaşırttı, hem de rahatlattı. Bebekler ilk 6 ay anneden aldığı hormonlar sayesinde hastalıklardan korunurlarmış. 6 aydan sonra bağışıklık sistemi hasta olup iyileştikçe kuvvetlenirmiş. Emmeyle alakası yokmuş.
Bu ay yine boyda bir değişiklik yok; 68,5 cm’de kalmış. Ama bana yanlış ölçtü gibi geliyor, Perşembe tekrar ölçtüreceğim. Kilo da çok fazla almamış: 8.865 gr. Oysa ben her gün görmeme rağmen büyüdüğünü hissedebiliyorum. Bir iş var ya bu işte, hadi bakalım…
Pazar günü hiç ama hiç kolay geçmedi. Ateş bir taraftan, burun akıntısı bir taraftan, uykusuzluk bir taraftan, çıldırdı bızdık. Bir parça biz de tabi. Ne yapacağımızı, nasıl oyalayacağımızı bilemedik. Akşam hepimiz savaştan çıkmış gibiydik. Neyse ki bugün daha iyi kalktı kuzu.
Bu kadar hastalık yazısı yeter, değil mi… Güzel haberlere gelecek olursak, Dila geri geri emeklemeye başladı. Aslında pek de emeklemek denemez, daha çok sürünme ama olsun, deniyor kızım.  Bir de annemlerde “pisi pisi”yi öğrendi. “Nerde kızım pisi pisi?” deyince gözleriyle Haniş’i arayıp buluyor ve gülmeye başlıyor. Ama “nerede anne?” derseniz, “o ne ki?” bakışıyla karşılaşabilirsiniz J
Bu ay Dila çok ilginç şeyler yedi. İskender kebap, içli köfte(hafif acılı), lahmacun&ayran bunlardan bazıları… Öyle tadımlık falan da değil hani, yarım lahmacunu götürdü zilli. Doktorumuza “abarttık mı acaba?” diye sorduğumuzda, güldü ve “devam devam” dedi. İşte gelişmeler böyle…

14 Şubat 2011 Pazartesi

ilaç; anne şefkati ve gezmek...

Salı akşamından, Pazar akşamına kadar ben ve Dila, anane ve dedenin misafiriydik. Serap’ın izinli haftasına denk gelen hastalığım (biraz üşütmüşüm sanırım), (gündüzleri) tek başıma bütün haftayı nasıl çıkarırım diye düşündürdü beni bir süre. Eskisi gibi değil, Dila hanımı oyalamak güç, kuvvet istiyor artık. Baktım olacak gibi değil, hem Arif de daha rahat konsantre olur tez çalışmalarına biz yokken diye düşünüp, bıraktım kendimi anneciğimin şefkatli kollarına J
Önce Dila’nın hastalığı, ardından benimki derken eve hapsolmak nasıl bunalttıysa beni, dinlenmek için gittiğim anne evinde sadece bir gün evde oturdum, o da uzun zamandır görmediğim teyzelerim ve kuzenlerim geldiği için.
Bir gün İkea’ya gittik hep beraber. Sıkılmak bir yana oldukça eğlendi bızdık. Anakucağından kurtulup, etrafı izleyebilecek şekilde ön tarafa dönük oturduğu ilk pusetli gezimizdi. Mutlu mesut gezdik. Öğlen yemeğini hazırlayıp götürmüştüm yanımda ama İsveç köfteleri daha cazip geldi kuzuya, epeyce yedi.
Bir başka gün, alışveriş merkezi gezisi yaptık. Orada da gayet mutlu görünüyordu. Etraftaki renkli, ışıklı her şey ilgisi çekti, hayran hayran bakındı. Atlıkarınca ve çocuk oyun alanını görünce aklı gitti, sevinç ve heyecanını çığlıklar atıp, kocaman gülümseyerek gösterdi. Yanımızda babasının olmasını da çok isterdim ama dayanamadım heyecanını görünce ve onu atlıkarıncaya bindirdim. İlk başta biraz korktu ama 10-15 saniye sonra eğlenmeye başladı. Daha doğrusu başladık. Dila’nın sayesinde ben de eğleniyorum. Laf aramızda, onunla bol bol sinemaya (çizgifilm izlemeye), çocuk tiyatrosuna ve eğlence merkezlerine gitmeye can atıyorum J
Cumartesi günü de Dila’yı anneme bırakıp pazara gittim. Dedim ya hiç oturmadım. Hastalık mastalık da kalmadı. Artık anne şefkati mi iyi geldi, gezmek mi bilmiyorum. Sanırım ikisi de…

7 Şubat 2011 Pazartesi

emmek ya da emmemek...

Yavaş yavaş azalan emme durumunun  sonucunu yazmadığımı fark ettim bugün. 15 gündür hiç emmiyor Dila, yani bitti. Sadece geceleri emiyordu son zamanlarda ama en son onu da bıraktı.
Şöyle ki, gece uyanıyordu, ben de emzirmeye çalışıyordum ama daha memeye ağzını sürmesiyle çok feci bir şekilde ağlaması bir oluyordu. Sanırım, çok acıkıyordu ve benim artık azalmış olan sütüm onu doyurmak bir yana daha da sinirlendiriyordu. Susturamayınca, biberonla devam sütü hazırlayıp verdim bir kere. Hiç ara vermeden 150ml sütü büyük bir iştahla içti ve sabaha kadar uyanmadan uyudu. Ondan sonra da “ne uğraşacağım ya annemin az gelen sütüyle” deyip,  bir daha emmedi. Saçma olabilir ama kendimi biraz aldatılmış gibi hissettim galiba, benim sütüm yerine, devam sütünü tercih etti diye. Üzüldüm, vermese miydim acaba dedim ama artık çok geçti tabi. Arif benden de çok üzüldü. “Şöyle yapsak emer miydi?, böyle yapsak sütün artar mıydı?”. Evet, belki de daha çok çabalasaydım biraz daha artardı sütüm ama hiç o gücü bulamadım kendimde. Bızdığın isteksizliği beni de soğuttu sanırım emzirmekten.
Sonuç olarak kahvaltıda 100ml, gece 23:30’da 150ml aptamil devam sütünü iştahla götürüyor pıtırcık. Keyfi de yerinde gibi görünüyor. Eh o seçimini yaptı, ben de iyi tarafından bakmaya çalışıyorum artık. İstediğimi yiyip, içebilirim. Geceleri de uyanmıyor, sabah 7:30’a kadar kesintisiz uyuyoruz. Arada uyanırsa emziğini veriyorum, yine uyuyor. Yalnız tesadüf mü bilmiyorum, emmeyi bıraktığından beri bana daha düşkün oldu. Yanımdan hatta kucağımdan ayrılmak istemiyor. Yalnız kalmaya tahammülü yok. Geçici bir süreçtir herhalde, bakalım göreceğiz.

3 Şubat 2011 Perşembe

Zevkler oluşuyor

Dün, bizim bızdıkta çok net bir şekilde davranış farklılıkları gözlemledik. Daha önce birimizin kucağındayken gel diye çağırdığımızda ya hafif öne doğru eğilip gelmek istediğini belli ediyordu ya da hiç tepki vermeyip çekimser kalıyordu. Kararsızdı biraz yani. Dünse, eğer çağıran kişi ayaktaysa heyecanla kollarını uzatmaya, oturuyorsa arkasını dönüp istemediğini belli etmeye başladı. Ayakta duran kişinin O’nu gezdireceğini anlamış ve gezmenin de tadını almış belli ki. Temel ihtiyaçlar dışındaki isteklerini belirleyip, bunları bize anlatmaya başladığı yeni bir dönem başlıyor sanırım.
Aynı şeyi yemekte de yaptı. Daha önce açken ne versem yiyordu. Dün iki çeşit olan akşam yemeğinde birincisini (kıymalı pırasa)biraz yedikten sonra ağzını kilitledi ve açmadı, diğer yemekten (yoğurtlu ve kıymalı makarna) verdiğimde ise iştahla yedi hepsini. Sonra da bizim yemeğimize (kapuska) sulandı. Kapuska seven çok bebek olduğunu sanmam ama bizimki bayıldı. Neyi sevecekleri hiç belli olmuyor sanırım.

                   Kurabiye parçacıklarını yakalamaya çalışan Dila bıdığı...

31 Ocak 2011 Pazartesi

oto koltuğu

Oto koltuğumuza kavuştuk, mutluyuz, gururluyuz. Artık Dila’yla yalnız seyahat edebileceğim korkmadan. Pazar günü denedik, hanımefendi tüm ciddiyetiyle kuruldu koltuğa ve hiçbir fark yokmuş gibi oynamaya başladı oyuncağıyla. Biz heyecanla tepki bekledik ama O gayet tepkisizdi. En azından kötü bir tepki vermedi, bu da bir şey.



27 Ocak 2011 Perşembe

Dila "baba" dedi

Dün ilk defa “baba” dedi Dila. Daha çok bir kez “ba” deyip bırakıyor ama bir iki defa peş peşe “baba” da dedi. Akşam baba mest oldu tabi. Ne diyelim darısı annenin başına J
Bu aralar kualaya bağladı pıtırcık. Kucaktan inmiyor. Beraber yerde oturup oyun oynarken bile kollarını bana doğru uzatıp kucağıma gelmek istiyor. Eğer direnir de almazsam, kollarıma tutunup tırmanmaya çalışıyor J Bakalım ne kadar sürecek bu kucak sevdası.
Bir yeni numara da kafa sallama. Bugün ziyaretine gelen ananenin pek hoşuna gitti bu hareket. Hızlı hızlı sağa sola çeviriyor kafayı. Videoya çekmeyi başarabilirsem koyarım bloga ama ne zaman görse fotoğraf makinesini yaptığı şeyi bırakıp ona sadırdığı için, hiç kaydedemiyorum istediğim şeyleri.
Dün akşam sesi kısılana ve yorgun düşüp sızana kadar ağlayan kuzunun neyse ki keyfi yerinde bugün. İnsan çok çaresiz hissediyor kendini öyle zamanlarda.


26 Ocak 2011 Çarşamba

Ha tekme, ha öpücük

Çok öksürdü bu gece bızdık. 10 dakikada bir öksürük sesiyle fırladım yataktan ama bir şey yapamıyorum ki. Baktım olacak gibi değil aldım kuzuyu, yatırdım aramıza. Her öksürükte sıçradık hep beraber. Yorganın altında kalmasın diye yastık hizasına yatırdığımız için bızdığı, burnuma yediğim tekmeyle uyandım tabi sabah. Sonra da minik bir tokat, oh sabah dayağımızı yedik bir güzel. Baba da nasibini aldı tabi bu minik tokat ve tekmelerden. Ama o kadar tatlı ve masum bir yüz ifadesiyle yapıyor ki bunları, öpmüş gibi seviniyoruz biz, deli miyiz neyiz.
Neyse, Dila’ya kahvaltısını ettirir ettirmez doktorda aldık soluğu. Anlattık derdimizi. Anlattık ama bütün gece güm güm öksüren yavru, bir kez bile öksürmedi doktorun yanında. Muayenenin sonucunda, kulaklarında bir şey çıkmadı, boğazında hafif kızarıklık ve göğsünde hafif hırıltı varmış. Gelsin yeni antibiyotik. Bir de öksürük şurubu ve buğu septil var bu sefer ek olarak. Hadi hayırlısı…