5 Temmuz 2013 Cuma

Anneanne - Dila

Anneanne: Yahu sinek git, eceline susadın herhalde.
Dila : O zaman sineğe su verelim anneanne....
-o-
Dila : Anneanne senin kolların niye böyle?
Anneanne: Eee yaşlandım Dila'cım.
Dila : Neresi yaş?


27 Mayıs 2013 Pazartesi

Nerede kalmıştık?



Acısıyla, tatlısıyla 2 yaşı atlattık çok şükür. Harbi zormuş 2 yaş sendromu dedikleri. Ben de “2 yaş sendromu geçiren çocuk annesi” sendromuna girdiğimden yazamadım bir süre J
Hala bolca kriz yaşıyoruz o ayrı ama “uykusu var uykusu”, “acıktı da ondan”, “hastalıktandır kesin” gibi klişe sözlerle avunuyoruz işte…
Neyse daha iç açıcı şeylerden bahsedeyim biraz da.
Konuşmasıyla, yaptıklarıyla, ilginç soru ve ilginç cevaplarıyla bizi sürekli şaşırtan küçük bir kız çocuğu var artık karşımızda. Aslında bu blogu açmamın en büyük sebebiydi, bu ilginç anekdotları ve olayları yazmak ama şu 10 ayda o kadar çok şeyi kaçırdım ki. Ne yazık ki çoğunu birkaç gün sonra unuttum gitti. Neresinden dönsem kardır diyerek yeniden yazıyorum işte. Unutmadan yazmak istediklerimden biriyle başlayayım hemen.
Geçenlerde bir sebepten Dila’yı doktorumuz Meral Hanım’a götürüyorum ve yolda kara kara düşünüyorum.  Her seferinde Dila’ya şeker vermemesini doktora kırmadan nasıl söylesem diye. Biz Dila’ya şeker almıyoruz ve O’na her istediğinde şekerin zararlarından bahsediyoruz ama nafile. “O zaman doktor neden şeker veriyor bana” diye soruyor çocuk haklı olarak. Gel de açıkla… Kafamda bunlarla gittik doktora. Muayene iyi geçti, huysuzluk filan yok. Doktorumuz her zamanki gibi “gel sana şeker vereyim” diyerek yanına çağırdı Dila’yı. Dila doktora baktı ve “ben şeker istemiyorum, şeker zararlı bir şey” dedi (şekeri çok sevmesine rağmen). Ben şoktayım. Dila şekere hayır dedi ve almadı gerçekten. Doktorun ağzı açık kaldı. Nasıl sevindim anlatamam. En az Dila’nın şekeri almaması kadar, Doktora vermiş olduğu güzel mesaj hoşuma gitti aslında. Bir doktorun çocuğa ödül olarak şeker vermesi kadar yanlış bir şey olabilir mi ya. Bugün de okuldakilerle konuştum. Onlarda habire şeker verip duruyorlar. Tamam çocuk bu yiyecek arada ama bunun bir ödül ya da rutine dönüşmesi yanlış geliyor bana.  

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Dila


Hep olan biteni yazıyorum buraya ama bu sefer Dila’nın oluşmaya başlayan kişiliğinden, benim gözümde nasıl bir çocuk olduğundan bahsetmek istiyorum biraz.
Genel olarak uyumlu ve sakin bir çocuk Dila. Açlık ya da uykusuzluk tahammül edemediği iki şey ( bu konuda kesinlikle bana çekmiş). Bunlardan biri varsa aman yaklaşmayın derim.
Ortamdaki duygu değişimlerini, elektriği hemen hissediyor ve ayna gibi tepki veriyor. Ben sinirliysem o da sinirli, ben neşeliysem o da neşeli oluyor.
Müziğe karşı çok duyarlı. Neşeli parçalarda dans edip eğleniyor, hüzünlü parçalarda iç çeke çeke ağlıyor (özellikle bazı ninnilerde). Bir çok çocuk şarkısını melodisiyle ezbere biliyor ve şarkı söylemeyi çok seviyor.
Gözlemci. Parkta diğer çocukları, ne yaptıklarını, neye ağladıklarını, ne için kavga ettiklerini dikkatle izliyor, sonra da bana anlatıyor. Çocuklar kavga etmeye başlarlarsa bizimki küçük adımlarla oradan uzaklaşıyor ve güvenli bir mesafeden izlemeye devam ediyor.
Parkta kaydırak ya da salıncakta birileri varsa uzak duruyor. “Neden kaymıyorsun diye sorunca “çocuklar kayıyor” diyor. “Sen de çocuksun, sen de onlarla kayabilirsin” desem de durup onları izlemeyi tercih ediyor. Salıncakta sallanırken başka bir çocuk gelip sallanmak isterse hemen kalkıp yerini veriyor. Bu kadarı da iyi mi bilemiyorum J

Şimdilik paylaşmakla ilgili çok sorun yaşamıyoruz. Tabi bazen verdiği şeyde aklı kalıyor ve “ama benim o” diye kendi kendine mızıldanabiliyor ama genel olarak biri bir şeyini isterse hemen veriyor.
Diğer çocuklarla bir araya geldiğinde daha çok sessiz iletişimi tercih ediyor. Yan yana oynamayı, koşmayı çok seviyor ama pek konuşmuyor (oysa evde hiç susmuyor).
Bu aralar neden, kim, nereye soruları iyice arttı. Cevaptan tatmin olmazsa defalarca soruyor, soruyor, soruyor… Acaba, belki, bence, genellikle gibi kelimeleri gayet yerli yerinde kullanıyor. Her akşam yemekte babasına “günün nasıl geçti” diye soruyor. Kendisi de aynı soruyu “iyi geçti, ……. yaptım” diye yanıtlıyor J
Arada “annecim (ya da babacım) seni çok seviyorum” deyip bizi mest ediyor. Ardından bir şeyler de isteyebiliyor tabi J
Bütün bunların yanında şunu da söylemeliyim ki, Dila’ya istemediği bir şeyi yaptırmak çok zor. İnat ettiyse iki kişi altını değiştirmeyi ya da onu arabaya bindirmeyi başaramayabiliyoruz. Ve ağladığı zaman gerçekten feci ağlıyor. Katıla katıla ve sesi kısılana kadar… Sonrasında da birkaç saat iç çekmeye devam ediyor (küçükken ben de böyle ağlarmışım). 
Ne kadarı kişiliğini yansıtıyor, ne kadarı bu yaştaki çocukların tipik özellikleri bilemiyorum ama benim tespit edebildiklerim şimdilik bunlar.

Doğum günü ve Bodrum kaçamağı


Mayıs 21’de Dila iki yaşını doldurdu. Doğum gününü aile arasında, evde kutladık. Haftalarca öncesinden doğum günü şarkısını defalarca söyleyerek prova yapan Dila, o gün bize doğum günü şarkısını üç defa söyletti. Keyifli ve güzel bir gündü.
Bir hafta sonra da hayal ettiğimiz gibi, Şebo, Buğra, ben ve Dila, Bodrum’a Gülüm ve Asya’yı görmeye gittik. Üç anne ve üç çocuk. Hepimiz için de değişik bir deneyim oldu. Arada ufak krizler olduysa da, genel olarak herkesin keyfi yerindeydi. Kumsalda oynamak, yüzmek onlara da, bize de iyi geldi. Dila gülücükler atarak girdi buz gibi suya. Kollukları koluna ilk takışımla kendini suya bırakıp yüzmesi bir oldu. Onu tutmama  bile izin vermedi.


Çocuklar iyice kaynaştılar sonlara doğru ve ayrılık anında öyle bir şekilde sarılıp, öptüler ki birbirlerini hepimizin gözleri doldu. Sonuç olarak iyi ki yapmışız dedik, cesaret isteyen bu kaçamağı.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Diş macunu :)

Geçen gece yatmamak için direnen Dila, çareyi uyku öncesi rutinini uzatmakta buldu. Dakikalarca diş fırçaladı. Sonrada “fıyça istiyom” diyerek bana uzattı fırçasını. “Elinde ya kızım fırçan” deyince de, “kyem” dedi heyecanla,  “ fıyça kyemisi istiyom” :) 

3 Mayıs 2012 Perşembe

Nerde kalmıştık?...

Taşınmamız, iş almam, hastalıklar derken iyice koptum blogdan. Sonra da o kadar çok şey birikti ki, bir türlü başlayamadım yazmaya. E bir yerden başlamalı…
Dila’nın iyileştiği dönemde, eski iş yerimden gelen küçük bir iş teklifini kabul ettim. İlk defa evden çalışmayı tecrübe etmek (hem de Dila’yla) ve bilgilerimi tazelemek iyi geldi diyebilirim. Ama itiraf etmek gerekirse epey zorlandım. Bu iş taşınma sürecimize denk geldi çünkü.
Dila’nın küçük odasına sığmayan oyuncaklarının salonu doldurması ve balkon diyerek koltuğa tırmanıp pencereden bakmaya çalışması taşınma kararı almamızı hızlandırdı diyebilirim. İyi ki de öyle olmuş, bu yenilik hepimize iyi geldi. En çok da Dila’ya. Artık odasında oynayabileceği kocaman bir alan var ve bize sürekli “benim odama gidelim” deyip duruyor.
Evimizin hemen arkasında çocuk parkı var ve hemen hemen her gün, öğlen uykusundan sonra 1-1,5 saat parkta vakit geçiriyoruz. Oynamaktan çok diğer çocukları izlemeyi seviyor parkta. Sürekli gözlem yapıyor.
Dila konuşma konusunu epey ilerletti. Ondan hiç beklemediğimiz cümleler kurup bizi hayretler içerisinde bırakıyor. “Hadi baba parka gidelim, lüffen üzme beni” gibi…
1’den 10’a kadar saymayı öğrendi, her şeyi sayıyor.
 Şarkı söylemeye bayılıyor. 20-25 tane çocuk şarkısı biliyor. Bazen uyumak için kendine ninni söylüyor, çok gülüyoruz.
İki yaşa özgü olduğuna inanmak istediğim sebepsiz ağlama ve inat krizleri de kendini göstermeye başladı. Öyle zamanlarda, okuduğum ve mantıklı bulduğum çözüm yolları hiçbir işe yaramıyor ne yazık ki. Konuşmaya ve sakinleştirmeye çalışmak ya da onu odada tek başına bırakmak onu daha da sinirlendiriyor. Ne için ağladığını bile unutup  yarım saat- bir saat ağlayabiliyor. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi gülerek oyuna dalabiliyor. Güler misin, ağlar mısın?
En çok kitap, lego, puzzle ve boya kalemleriyle vakit geçiriyor. Oyuncak bebeklere karşı hiçbir ilgisi yok, arabalar ve uçaklar daha fazla ilgisini çekiyor.
Bazen kendi kendine kitap okuyor. “evvel zaman içinde bir kız varmış” gibi bizden duyduğu cümlelerle kendince hikayeler uyduruyor.
Babasının “neler götürelim yatağına?” sorusuyla galeyana gelip yatmaya giden bızdık, önce yatağını peluş hayvanlar, yastık, çeşitli oyuncaklar ve kitaplarla dolduruyor, sonra da onlara kitap okuyup, ninni söylerken uyuya kalıyor. O iyice dalınca da bizim yataktakileri azaltma operasyonumuz başlıyor. Sadece peluş hayvanlarsa kolay. Bazen bütün Legolarını döküyor yatağa, işte o zaman mikadonun çöpleri misali Dila’yı uyandırmadan topla toplayabilirsen.
Büyük haberlerden biri de şu; Dila emziği bıraktı. Taşınırken kaybettik ayağına yattık ve mecbur kaldı bırakmaya. İşin garip yanı hiç “meme” diye tutturmadı, özenle kaçındı memeden bahsetmekten. Ama bir ay boyunca her uyku vaktimiz olay oldu. Çok huysuzlandı, uyumak istemedi (ki uykuyu seven bir çocuktu). Gece kazara uyanırsa uyumakta zorlandı. Bir ay çok zordu kısacası. Artık pek aramıyor ama hala bazen uykuya dalma aşamasında emzik varmış gibi şapırdatıyor ağzını.
 Day day ve yengeyi ziyaret etmeye İzmir’e gittik geçen hafta. İlk kez uçağa bindi. Uçağın içindeyken bize sürekli “uçak nerde?” diye sordu bızdık. İçinde olduğumuzu anlatamadık bir türlü. Biraz sıkıldı uçakta, kalkmak istedi sürekli. Day dalya yengeyi görünce hiç naz yapmadı, hemen atladı kucaklarına. Çok güzel ve dolu dolu bir dört gün geçirdik. Hayvanat bahçesine götürdük Dila’yı. Hayvanları yakından görmek hoşuna gitti, bir de aralara bol bol serpiştirilmiş oyun parkları.




Sahilde uçurtma uçurduk, akülü küçük bir arabaya bindirdik. Mest oldu tabi. Bize de iyi gelen güzel bir tatil oldu.


Yazmadan geçemeyeceğim bir güzel gün de, Dila ve Buğra’yı buluşturduğumuz gündü. Parkta çılgınlar gibi eğlendi kuzular. El ele tutuşup yürümeleri, beraber kurabiye yapmaları görülmeye değerdi. Umarım anneleri gibi iyi anlaşıp kanka olurlar. Gerçekleştirebilirsek haziranda da üç kafadarları bir araya getirmek için Şebo’yla çocukları alıp Bodruma, Gülüm ve Asya’yı görmeye gideceğiz. Bakalım neler olacak…


3 Şubat 2012 Cuma

zatürreye domuz gribi eklenince…

Zaten sevmezdim kış mevsimini, bu sene nefret ettim. Kuzum kış başından beri hasta. Domuz gribiyle birlikte iyice kötüleşen zatürre de sonunda bizi hastanelik etti. Ciğerlerinin durumunu beğenmeyen doktorumuz Dila’yı üç gece hastanede yatırdı.
Serum ve gaz maskesiyle tanıştı Dila. Ama ne tanışma… Serum takılırken ki yaygaradan sonra yarım gün boyunca eline bakıp bakıp susmamacasına ağladı. Ne kadar anlatmaya, sempatik göstermeye çalıştıysak da başarılı olamadık tabi. Bir süre sonra durumu kabullendi ve neşesi yerine gelmeye başladı derken maskeyle yeni bir kriz başladı. Ses ve duman çıkaran garip bir nesne sonuçta, korkmak da çok da haksız sayılmaz. Ananesiyle ne yapacağımızı şaşırdık. Açık değilken eline verip incelemesine izin verdik, kendimize takıp “bak nasıl fil oldum, sen de denemek ister misin” taktikleri uyguladık, bin bir türlü şaklabanlıklar yaptık ve sonunda başardık. Dila fil olmayı kabul etti J


Bir süre sonra, odaya tıkılıp kalmaktan, elindeki serumdan ve de fil olmaktan da sıkıldı kuzu. Seyyar serumla odada yakalamaca oynamak, pencerenin önüne oturup kar yağışını izlemek, puzzle, boya ve oyun hamurları da bir yere kadar. Küçük bir kaplana dönüşmeye başladı bizim kuzu. Elindeki serumu üç kere çıkarmayı başardı. Elleri delik deşik oldu, onun damarlarıyla birlikte bizim sinirlerde mahvoldu tabi.
Cumartesi öğlen doktorumuz eve gidebilirsiniz dediğinde nasıl sevindik anlatamam. Dila “eve gidicez, eve gidiceeez” diye neşeyle şarkılar söyledi. İki haftalık tatile gelmişcesine yerleşmişiz hastane odasına, toparlanmamız bayağı uzun sürdü. Sonuçta evdeyiz şimdi. Beş gündür karantinadaydık, insanlarla görüşmemiz yasaktı. Dünkü kontrolden sonra da 20 günlük kısmi karantinaya devam. Kalabalık ortamlardan, hasta olma ihtimali olan insanlardan uzak durmamız gerekiyor. Ciğerleri temizlenmiş ama bünyesi zayıf düştüğünden yeni bir hastalık sorun olabilirmiş. Pimpirikli bir anne olmak istemiyorum hiç ama bu 20 gün olmam gerekiyor sanırım.