Anneanne: Yahu sinek git, eceline susadın herhalde.
Dila : O zaman sineğe su verelim anneanne....
-o-
Dila : Anneanne senin kolların niye böyle?
Anneanne: Eee yaşlandım Dila'cım.
Dila : Neresi yaş?
5 Temmuz 2013 Cuma
27 Mayıs 2013 Pazartesi
Nerede kalmıştık?
Acısıyla, tatlısıyla 2 yaşı atlattık çok şükür. Harbi zormuş
2 yaş sendromu dedikleri. Ben de “2 yaş sendromu geçiren çocuk annesi”
sendromuna girdiğimden yazamadım bir süre J
Hala bolca kriz yaşıyoruz o ayrı ama “uykusu var uykusu”,
“acıktı da ondan”, “hastalıktandır kesin” gibi klişe sözlerle avunuyoruz işte…
Neyse daha iç açıcı şeylerden bahsedeyim biraz da.
Konuşmasıyla, yaptıklarıyla, ilginç soru ve ilginç
cevaplarıyla bizi sürekli şaşırtan küçük bir kız çocuğu var artık karşımızda.
Aslında bu blogu açmamın en büyük sebebiydi, bu ilginç anekdotları ve olayları
yazmak ama şu 10 ayda o kadar çok şeyi kaçırdım ki. Ne yazık ki çoğunu birkaç
gün sonra unuttum gitti. Neresinden dönsem kardır diyerek yeniden yazıyorum
işte. Unutmadan yazmak istediklerimden biriyle başlayayım hemen.
Geçenlerde bir sebepten Dila’yı doktorumuz Meral Hanım’a
götürüyorum ve yolda kara kara düşünüyorum. Her seferinde Dila’ya şeker vermemesini
doktora kırmadan nasıl söylesem diye. Biz Dila’ya şeker almıyoruz ve O’na her
istediğinde şekerin zararlarından bahsediyoruz ama nafile. “O zaman doktor neden
şeker veriyor bana” diye soruyor çocuk haklı olarak. Gel de açıkla… Kafamda
bunlarla gittik doktora. Muayene iyi geçti, huysuzluk filan yok. Doktorumuz her
zamanki gibi “gel sana şeker vereyim” diyerek yanına çağırdı Dila’yı. Dila
doktora baktı ve “ben şeker istemiyorum, şeker zararlı bir şey” dedi (şekeri
çok sevmesine rağmen). Ben şoktayım. Dila şekere hayır dedi ve almadı
gerçekten. Doktorun ağzı açık kaldı. Nasıl sevindim anlatamam. En az Dila’nın
şekeri almaması kadar, Doktora vermiş olduğu güzel mesaj hoşuma gitti aslında.
Bir doktorun çocuğa ödül olarak şeker vermesi kadar yanlış bir şey olabilir mi
ya. Bugün de okuldakilerle konuştum. Onlarda habire şeker verip duruyorlar.
Tamam çocuk bu yiyecek arada ama bunun bir ödül ya da rutine dönüşmesi yanlış
geliyor bana.
25 Temmuz 2012 Çarşamba
Dila
Hep olan biteni yazıyorum buraya ama bu sefer Dila’nın
oluşmaya başlayan kişiliğinden, benim gözümde nasıl bir çocuk olduğundan
bahsetmek istiyorum biraz.
Genel olarak uyumlu ve sakin bir çocuk Dila. Açlık ya da
uykusuzluk tahammül edemediği iki şey ( bu konuda kesinlikle bana çekmiş).
Bunlardan biri varsa aman yaklaşmayın derim.
Ortamdaki duygu değişimlerini, elektriği hemen hissediyor ve
ayna gibi tepki veriyor. Ben sinirliysem o da sinirli, ben neşeliysem o da
neşeli oluyor.
Müziğe karşı çok duyarlı. Neşeli parçalarda dans edip
eğleniyor, hüzünlü parçalarda iç çeke çeke ağlıyor (özellikle bazı ninnilerde).
Bir çok çocuk şarkısını melodisiyle ezbere biliyor ve şarkı söylemeyi çok
seviyor.
Gözlemci. Parkta diğer çocukları, ne yaptıklarını, neye
ağladıklarını, ne için kavga ettiklerini dikkatle izliyor, sonra da bana
anlatıyor. Çocuklar kavga etmeye başlarlarsa bizimki küçük adımlarla oradan
uzaklaşıyor ve güvenli bir mesafeden izlemeye devam ediyor.
Parkta kaydırak ya da salıncakta birileri varsa uzak
duruyor. “Neden kaymıyorsun diye sorunca “çocuklar kayıyor” diyor. “Sen de
çocuksun, sen de onlarla kayabilirsin” desem de durup onları izlemeyi tercih
ediyor. Salıncakta sallanırken başka bir çocuk gelip sallanmak isterse hemen
kalkıp yerini veriyor. Bu kadarı da iyi mi bilemiyorum J
Şimdilik paylaşmakla ilgili çok sorun yaşamıyoruz. Tabi
bazen verdiği şeyde aklı kalıyor ve “ama benim o” diye kendi kendine
mızıldanabiliyor ama genel olarak biri bir şeyini isterse hemen veriyor.
Diğer çocuklarla bir araya geldiğinde daha çok sessiz
iletişimi tercih ediyor. Yan yana oynamayı, koşmayı çok seviyor ama pek
konuşmuyor (oysa evde hiç susmuyor).
Bu aralar neden, kim, nereye soruları iyice arttı. Cevaptan
tatmin olmazsa defalarca soruyor, soruyor, soruyor… Acaba, belki, bence, genellikle
gibi kelimeleri gayet yerli yerinde kullanıyor. Her akşam yemekte babasına “günün
nasıl geçti” diye soruyor. Kendisi de aynı soruyu “iyi geçti, ……. yaptım” diye
yanıtlıyor J
Arada “annecim (ya da babacım) seni çok seviyorum” deyip
bizi mest ediyor. Ardından bir şeyler de isteyebiliyor tabi J
Bütün bunların yanında şunu da söylemeliyim ki, Dila’ya
istemediği bir şeyi yaptırmak çok zor. İnat ettiyse iki kişi altını
değiştirmeyi ya da onu arabaya bindirmeyi başaramayabiliyoruz. Ve ağladığı
zaman gerçekten feci ağlıyor. Katıla katıla ve sesi kısılana kadar… Sonrasında
da birkaç saat iç çekmeye devam ediyor (küçükken ben de böyle ağlarmışım).
Ne kadarı kişiliğini yansıtıyor, ne kadarı bu yaştaki
çocukların tipik özellikleri bilemiyorum ama benim tespit edebildiklerim şimdilik
bunlar.
Doğum günü ve Bodrum kaçamağı
Mayıs 21’de Dila iki yaşını doldurdu. Doğum gününü aile arasında,
evde kutladık. Haftalarca öncesinden doğum günü şarkısını defalarca söyleyerek
prova yapan Dila, o gün bize doğum günü şarkısını üç defa söyletti. Keyifli ve
güzel bir gündü.
Bir hafta sonra da hayal ettiğimiz gibi, Şebo, Buğra, ben ve
Dila, Bodrum’a Gülüm ve Asya’yı görmeye gittik. Üç anne ve üç çocuk. Hepimiz
için de değişik bir deneyim oldu. Arada ufak krizler olduysa da, genel olarak
herkesin keyfi yerindeydi. Kumsalda oynamak, yüzmek onlara da, bize de iyi
geldi. Dila gülücükler atarak girdi buz gibi suya. Kollukları koluna ilk
takışımla kendini suya bırakıp yüzmesi bir oldu. Onu tutmama bile izin vermedi.
Çocuklar iyice kaynaştılar sonlara doğru ve ayrılık anında
öyle bir şekilde sarılıp, öptüler ki birbirlerini hepimizin gözleri doldu.
Sonuç olarak iyi ki yapmışız dedik, cesaret isteyen bu kaçamağı.
17 Mayıs 2012 Perşembe
Diş macunu :)
Geçen
gece yatmamak için direnen Dila, çareyi uyku öncesi rutinini uzatmakta buldu.
Dakikalarca diş fırçaladı. Sonrada “fıyça istiyom” diyerek bana uzattı
fırçasını. “Elinde ya kızım fırçan” deyince de, “kyem” dedi heyecanla, “ fıyça kyemisi istiyom” :)
3 Mayıs 2012 Perşembe
Nerde kalmıştık?...
Taşınmamız, iş almam, hastalıklar derken iyice koptum blogdan. Sonra da o kadar çok şey birikti ki, bir türlü başlayamadım yazmaya. E bir yerden başlamalı…
Dila’nın küçük odasına sığmayan oyuncaklarının salonu doldurması ve balkon diyerek koltuğa tırmanıp pencereden bakmaya çalışması taşınma kararı almamızı hızlandırdı diyebilirim. İyi ki de öyle olmuş, bu yenilik hepimize iyi geldi. En çok da Dila’ya. Artık odasında oynayabileceği kocaman bir alan var ve bize sürekli “benim odama gidelim” deyip duruyor.
Evimizin hemen arkasında çocuk parkı var ve hemen hemen her gün, öğlen uykusundan sonra 1-1,5 saat parkta vakit geçiriyoruz. Oynamaktan çok diğer çocukları izlemeyi seviyor parkta. Sürekli gözlem yapıyor.
Evimizin hemen arkasında çocuk parkı var ve hemen hemen her gün, öğlen uykusundan sonra 1-1,5 saat parkta vakit geçiriyoruz. Oynamaktan çok diğer çocukları izlemeyi seviyor parkta. Sürekli gözlem yapıyor.
Dila konuşma konusunu epey ilerletti. Ondan hiç beklemediğimiz cümleler kurup bizi hayretler içerisinde bırakıyor. “Hadi baba parka gidelim, lüffen üzme beni” gibi…
1’den 10’a kadar saymayı öğrendi, her şeyi sayıyor.
Şarkı söylemeye bayılıyor. 20-25 tane çocuk şarkısı biliyor. Bazen uyumak için kendine ninni söylüyor, çok gülüyoruz.
İki yaşa özgü olduğuna inanmak istediğim sebepsiz ağlama ve inat krizleri de kendini göstermeye başladı. Öyle zamanlarda, okuduğum ve mantıklı bulduğum çözüm yolları hiçbir işe yaramıyor ne yazık ki. Konuşmaya ve sakinleştirmeye çalışmak ya da onu odada tek başına bırakmak onu daha da sinirlendiriyor. Ne için ağladığını bile unutup yarım saat- bir saat ağlayabiliyor. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi gülerek oyuna dalabiliyor. Güler misin, ağlar mısın?
En çok kitap, lego, puzzle ve boya kalemleriyle vakit geçiriyor. Oyuncak bebeklere karşı hiçbir ilgisi yok, arabalar ve uçaklar daha fazla ilgisini çekiyor.
Bazen kendi kendine kitap okuyor. “evvel zaman içinde bir kız varmış” gibi bizden duyduğu cümlelerle kendince hikayeler uyduruyor.
Babasının “neler götürelim yatağına?” sorusuyla galeyana gelip yatmaya giden bızdık, önce yatağını peluş hayvanlar, yastık, çeşitli oyuncaklar ve kitaplarla dolduruyor, sonra da onlara kitap okuyup, ninni söylerken uyuya kalıyor. O iyice dalınca da bizim yataktakileri azaltma operasyonumuz başlıyor. Sadece peluş hayvanlarsa kolay. Bazen bütün Legolarını döküyor yatağa, işte o zaman mikadonun çöpleri misali Dila’yı uyandırmadan topla toplayabilirsen.
Büyük haberlerden biri de şu; Dila emziği bıraktı. Taşınırken kaybettik ayağına yattık ve mecbur kaldı bırakmaya. İşin garip yanı hiç “meme” diye tutturmadı, özenle kaçındı memeden bahsetmekten. Ama bir ay boyunca her uyku vaktimiz olay oldu. Çok huysuzlandı, uyumak istemedi (ki uykuyu seven bir çocuktu). Gece kazara uyanırsa uyumakta zorlandı. Bir ay çok zordu kısacası. Artık pek aramıyor ama hala bazen uykuya dalma aşamasında emzik varmış gibi şapırdatıyor ağzını.
Yazmadan geçemeyeceğim bir güzel gün de, Dila ve Buğra’yı buluşturduğumuz gündü. Parkta çılgınlar gibi eğlendi kuzular. El ele tutuşup yürümeleri, beraber kurabiye yapmaları görülmeye değerdi. Umarım anneleri gibi iyi anlaşıp kanka olurlar. Gerçekleştirebilirsek haziranda da üç kafadarları bir araya getirmek için Şebo’yla çocukları alıp Bodruma, Gülüm ve Asya’yı görmeye gideceğiz. Bakalım neler olacak…
3 Şubat 2012 Cuma
zatürreye domuz gribi eklenince…
Zaten sevmezdim kış mevsimini, bu sene nefret ettim. Kuzum kış başından beri hasta. Domuz gribiyle birlikte iyice kötüleşen zatürre de sonunda bizi hastanelik etti. Ciğerlerinin durumunu beğenmeyen doktorumuz Dila’yı üç gece hastanede yatırdı.
Serum ve gaz maskesiyle tanıştı Dila. Ama ne tanışma… Serum takılırken ki yaygaradan sonra yarım gün boyunca eline bakıp bakıp susmamacasına ağladı. Ne kadar anlatmaya, sempatik göstermeye çalıştıysak da başarılı olamadık tabi. Bir süre sonra durumu kabullendi ve neşesi yerine gelmeye başladı derken maskeyle yeni bir kriz başladı. Ses ve duman çıkaran garip bir nesne sonuçta, korkmak da çok da haksız sayılmaz. Ananesiyle ne yapacağımızı şaşırdık. Açık değilken eline verip incelemesine izin verdik, kendimize takıp “bak nasıl fil oldum, sen de denemek ister misin” taktikleri uyguladık, bin bir türlü şaklabanlıklar yaptık ve sonunda başardık. Dila fil olmayı kabul etti J
Bir süre sonra, odaya tıkılıp kalmaktan, elindeki serumdan ve de fil olmaktan da sıkıldı kuzu. Seyyar serumla odada yakalamaca oynamak, pencerenin önüne oturup kar yağışını izlemek, puzzle, boya ve oyun hamurları da bir yere kadar. Küçük bir kaplana dönüşmeye başladı bizim kuzu. Elindeki serumu üç kere çıkarmayı başardı. Elleri delik deşik oldu, onun damarlarıyla birlikte bizim sinirlerde mahvoldu tabi.
Cumartesi öğlen doktorumuz eve gidebilirsiniz dediğinde nasıl sevindik anlatamam. Dila “eve gidicez, eve gidiceeez” diye neşeyle şarkılar söyledi. İki haftalık tatile gelmişcesine yerleşmişiz hastane odasına, toparlanmamız bayağı uzun sürdü. Sonuçta evdeyiz şimdi. Beş gündür karantinadaydık, insanlarla görüşmemiz yasaktı. Dünkü kontrolden sonra da 20 günlük kısmi karantinaya devam. Kalabalık ortamlardan, hasta olma ihtimali olan insanlardan uzak durmamız gerekiyor. Ciğerleri temizlenmiş ama bünyesi zayıf düştüğünden yeni bir hastalık sorun olabilirmiş. Pimpirikli bir anne olmak istemiyorum hiç ama bu 20 gün olmam gerekiyor sanırım.
17 Ocak 2012 Salı
zatürre :(
Bu aralar haberler pek de iyi değil. Dila, iki aydır çeşitli tedavi ve antibiyotiklere rağmen bir türlü iyileşemeyip, öksürük ve burun akıntısına, ateş ve hırıltı da eklenince doktora gittik yine bugün. Akciğer filmi isteyip, bronşit+zatürre teşhisi koydu doktorumuz. Duyunca çok şaşırdım ve korktum biraz ama Meral hanım tedavi edeceğiz, korkacak bir şey yok deyip, rahatlattı beni. İğneli, şuruplu koca bir torba ilaçla döndük evimize.
ve korkulan oldu!!!
Dilanın, bir yıldır uyurken yanından ayırmadığı, adını ağzından düşürmediği değerlisi ayıcık, pazar akşam saatlerinde sırra kadem bastı. Sokakta kaybettiğimizden eminiz ve çok aramamıza rağmen maalesef bulamadık. Kaybettiğimizi, aradığımızı ve bulamayıp üzüldüğümüzü gören kuzu yapabileceğimiz bir şey olmadığını anlamış olacak ki beklediğimiz kadar korkunç bir tepki vermedi. “ayıyı istiyom” diye ağladı birkaç defa ama çok ısrarcı olmadı. Dünden beridir de uykuya mini ve tavşancıkla yatıyor. Onların ayıcığın yerine geçemeyeceğini ama idare etmeye çalıştığını gayet net anlatıyor davranışlarıyla bize. Umarım bu olgunluğu emzik operasyonunda da gösterir bıdı.
2 Ocak 2012 Pazartesi
bir aylık rapor
Bir aydan fazla olmuş bir şeyler yazmayalı. Bu süre bizim için değil ama bir bebek için çoook uzun bir süre. Artık cümleler kuruyor kuzu, kararlar veriyor, itiraz ediyor, isteklerini dile getiriyor, çok karışık cümleler kurmadıkça her şeyi anlıyor… İletişimimiz epeyce gelişti yani. Anlattıklarımızı dikkatle dinliyor ve kendince mantıklı bulursa, istemediği bir şeyi yapmaya bile ikna oluyor.
Gece uykusuna yatış konusunda rahata erdik diyebilirim. Bir rutin oluşturduk. Saat dokuzda pijamalarını giydirip, sütünü içirip, dişlerini fırçalayıp, dokuz buçuğa kadar loş bir ışıkta kitap okuyoruz. Sonra da iyi geceler öpücükleriyle yatağa uğurluyoruz bızdığı. Bazen bir iki dakika ağlıyor ama genel olarak uyuyacağını kabullenip pek ses çıkarmıyor, yatağında mırıldana mırıldana uyuyor. Belli bir saatte uyuyacağını bilmek onu da, bizi de çok rahatlattı itiraf etmek gerekirse. Gündüz 1,5-2 saatlik tek uykuya da devam.
Ufak ufak “benim”ler de başladı. Çok uzatmıyor genelde ama arada başka çocuklar oyuncaklarını aldığında sinirlenip “benim” diye naralar atıyor. Geçici bir süreç olduğunu düşündüğüm için çok takmıyorum, gerekli izahatı yaptıktan sonra fazla da müdahale etmiyorum.
“Ben, ben” diye yemeklerini kendi yemek istiyor genelde. Bizim de hoşumuza gidiyor, izin veriyoruz. Çatal ve kaşık konusunda ilerleme kaydetti epeyce. İki elini de kullanıyor. Doyduğunu havada uçuşmaya başlayan yemeklerden anlıyoruz ne yazık ki J Bazen de anne yedirsin, baba yedirsin gibi küçük kaprisler yapıyor.
Akşamüstü bir-bir buçuk saat kadar televizyon izlemeye başladı, favori çizgi filmleri bile var. Aman uzak tutalım dediğimiz televizyon konusunda eskisi gibi katı düşünmüyorum artık. Seçici davrandıktan sonra bir miktar tv’nin faydası var bence. Sonuçta teknoloji çağında yaşıyoruz ve o da yaşadığı çağa ayak uydurabilmeli.
Birkaç hafta önce 1’den, 6’ya kadar şaşırmadan saydı, şok oldum. Onu izlediğimin farkında değildi, kendi kendine oynarken bir baktım sayıyor. Birkaç kez daha 4’e kadar saydığını duydum ama şimdi say deyince “aytıı , dööt” gibi karışık takılıyor J
Kelime dağarcığı artıyor. Ekleri de kullanmaya başladı. Başaydım, geliimisin, olmadı gibi kelimeleri gayet yerinde kullanıyor. Baba işte, anne otuy, abi ağliyoo, baba elimi tut gibi cümleler kuruyor. Şarkı söylüyor (makamıyla). En sevdiği şarkı ilk kez dayısından duyduğu “bir küçücük aslancık varmış” şarkısı. Sadece “biyy çüçücük” kısmını söylüyor. “Yağmur yağıyor” şarkısında da “aayap kıısı (arap kızı)” kısmında eşlik ediyor.
En çok oyun hamuruyla, lagolarıyla oynamayı ve kitaplara bakmayı seviyor. Bir yerlere gitmeye ve birileriyle görüşmeye bayılıyor.
30 Kasım 2011 Çarşamba
28 Kasım 2011 Pazartesi
İlk çiş zaferi :)
Çok faydalı bir icatmış bu müzikli oturak. Şebocuğumun tavsiyesi üzerine internetten sipariş ettiğim, günlerdir de sabırsızlıkla yolunu beklediğim müzikli oturak cumartesi günü geldi sonunda. Büyük bir heyecanla kutuyu açıp, Dila’ya bir bardak suyu oturağa boşaltmak suretiyle uygulamalı bir sunum yaptım. Heveslendi hemen oturdu ama tık yok. Birkaç kez daha başarısız girişimlerde bulunduktan sonra ben herhalde daha hazır değil deyip vazgeçiyordum ki, bu sabah kalktıktan birkaç dakika sonra çiş dedi ve beni elimden tutup tuvalete götürdü. Ben de tabi, tabi, eminim vardır kızım deyip ümitsizce oturttum. Müzik sesi gelmeye başlayınca şok oldum. Aylardır denemediğimiz yöntem, klozet aplikatörü kalmamıştı. Genelde çiş ve kakasını söylüyor fakat oturunca yapmıyordu. Dün akşam kuzeni Ela’nın tuvaletini yapmasını izleyip, özenmiş olması da muhtemel. Gerisi gelir mi bilmem ama çok sevindim bu gelişmeye. Bu aralar alt değiştirmek kabus gibi çünkü.
Bu hafta sonu fark edilir değişimler gördük Dila’da. Davranışlarında bebeklikten çok, çocukluk var sanki. Biz yemek yerken ya da yaparken kucağımızdan inmezken, iki gündür kendi kendine takılmaya, oynamaya başladı. Legolarıyla 10-15 dakika tek başına oynadı, şarkılar söyleyip, hopladı, zıpladı. Ela’yla oynamaya, diyalog kurmaya çalıştı. Çatal ve kaşık kullanmaya başladı(tam başardığı söylenemez ama büyük bir çaba içerisinde). Birkaç haftadır da suyunu bardaktan içmeye başladı. Bütün bu değişimlerin tam bir buçuk yaşını doldurmasına denk gelmesi çok ilginç. İlk adımını da tam bir yaşını doldurduğu gün atmıştı.
Bir buçuk yaş kontrolüne de gittik bu hafta. Boy 83,5cm, kilo 11,840gr. Gelişimini beğendi doktorumuz. Kan sayımı yapıldı, o da iyi çıktı. Tek problem yine larenjit olmuş.
Uyku konusunda doktorumuz da “21:30 da mutlaka yatmış olmalı, ağlasa da yatırın” deyince, bunu uygulama kararı aldık biz de. Bu aralar hastalığının da etkisiyle gece 12’lere kadar oturmaya başlamıştı. İlk denememizde 3 dakika ağladı ve uyudu. Bakalım devamı nasıl gelecek…
Uyku konusunu bir düzene soktuktan sonra, sıra emziğe gelecek. Sirkeye batırarak vermeyi önerdi doktorumuz. Dila görmeden tabi. İşe yarayacak mı bilmiyorum ama o sürecin çok sancılı geçeceğini tahmin ediyorum.
15 Kasım 2011 Salı
merhaba iki yaş senrdomu
Bir ay olmuş en son blog yazısı yazalı inanamıyorum. Neler oldu diye düşünüyorum ama sıcağı sıcağına yazmayınca çok genel şeyler geliyor insanın aklına. En belirgin değişim konuşma ve inatlaşma konusunda oldu sanırım.
Her söylenileni tekrar etme modunda. Şu aralar favori kelimeleri; aşkım, guzuum, limogata(limonata), adadürg(Atatürk)… Ananesinden kapmış bu kelimeleri.
İki yaş sendromu belirtileri kendini göstermeye başladı. İtiraf etmeliyim çok korkuyorum. Hemen gidip kendime yeni kitaplar aldım çocuk gelişimiyle ilgili(ne zaman okuyacaksam). Alt değiştirmek, giydirmek tam bir kabus. Tek başıma alt değiştirmek için, önce kendimi bir on dakika ikna etmem gerekiyor, sonra da Dila’yı. Bu yirmi dakikanın sonunda bir de tekrar üstünü giydirebilmek için aynı süreci yaşıyoruz. Üst baş değiştirmek bundan da beter. Bu soğukta evde 15-20 dakika çıplak kaldığı oldu ve iki kişi giydirmeyi başaramadık. Göründüklerinden çok daha kuvvetli bu yer cüceleri.
Bir de, geçen hafta Dila’yı ananesine bırakıp gittiğimiz 5 günlük tatil eklenince bu iki yaş sendromuna, tadından yenmez oldu bizim bıdık. Gittiğimizin üçüncü günü başlamış bize tavır yapmaya. Fotoğraflara bakıp bakıp herkesi sayıyor, bizi görmezden geliyormuş. İçim parçalandı bunu duyunca. Havaalanında karşılamaya geldiğinde ise, biz gelene kadar anne, baba diye sayıklamış ama bizi görünce bir kere sarılıp öpmedi bizi. Sadece gülümsedi, kızmış belli ki. Ama biz aldırmadan yumulduk elma yanaklara. Bir taraftan baba, bir taraftan ben doyamadık öpmeye. Şimdi aramız iyi, sadece kuala gibi kucağımızdan inmek istemiyor bızdık.
Henüz alışamadığım bir başka şey de; saçma sapan şeyler için morarana kadar ağlaması. Bakakalıyorum, hiçbir anlam veremiyorum. İki yaş sendromunun bir parçası tabi biliyorum ama yine de garip geliyor işte.
17 Ekim 2011 Pazartesi
hafta sonundan manzaralar...
Asya, Haluk Buğra ve Dila... Üçünüzü de çoook seviyorum. Harika bir gün geçirmemize izin verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ediyorum. Büyüdüğünüzde anneleriniz gibi kanka olursunuz umarım :)
14 Ekim 2011 Cuma
Dila nerede?
Tatille ilgili yazmayı unuttuğum önemli bir gelişmeyle başlamak istedim bu yazıya. Dila çişini söylemeye başladı. Yapmadan önce değil, yaparken söylüyor ama olsun, ne yaptığının farkında olması da güzel bir gelişme. Her seferinde söylemiyor, öyle keyfi tutarsa. İlk başta kakaya da, çişe de “çişşşş” diyordu, artık kakaya “gaga” diyor. Henüz başarılı bir icraatı olmasa da, halasının aldığı merdivenli tuvalet aplikatörüne büyük bir hevesle oturuyor kuzum.
Konuşma konusunda küçük bir papağanımız olduğunu söyleyebilirim artık. Hoşuna giden kelimeleri tekrarlıyor. Annemmm, babammm, ananemmm, halammm gibi sözlerle hepimizi mest ediyor. Bir kabahat işlediyse hemen sarılıp “annem” diyerek ya da öperek gönül alıyor.
Köpek dişleri çıkıyor, yani huysuzluk, ishal, uykusuzluk yine hayatımızda. Yeni atlattığı larenjit, iki olan gündüz uykusunu teke düşürme ve emziği bıraktırma çabalarımız düşünülürse iyi gittiğimiz söylenebilir J
Kendi kendine şarkılar söylemeye başladı bızdık. “naaay naaay naaaaaaay” diye doğaçlama takılıyor.
Bir de yeni merakı perdelerin arkasına saklanmak. Biz onu “Dila nerede acaba?” diye ararken hiç sesini çıkarmadan ve kıpırdamadan duruyor. Gelin de bulun bakalım Dila’yı…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
